Diyar-i Tasavvuf

Tasavvuf; Hakk`in Seni Senden Oldurmesi & Seni Kendisiyle Diriltmesidir

Dunya`yi Avuclarina Almak Ekim 17, 2008

Kategori: "Sufi Yasayis" — ruhultasavvuf @ 4:02 pm

Dünyanın avuçlarında olmak ya da dünyayı avuçlarına almak… Seçeneklerimiz bunlardan ibaret. Yani ya Allah’ı unutup dünyanın eline düşeceğiz ya da yalnızca Allah’a muhtaç olduğumuzu bilip O’na teslim olarak fakirliğin de zenginliğin de yükünden azat olacağız. Tercih bizim.

Fakr, dünyadan kaçmak mıdır yoksa dünyayı avuçlarının içine alabilmek midir? Evet, insan bir yönüyle, dünyayı elde etmek için arkasından koşturdukça dünyayı bir türlü yakalayamaz ama dünyadan vaz geçebildiği ölçüde de dünya o kişinin arkasından koşturur. 
İnsan-dünya ilişkisinde söz konusu bu durum daha çok maddî taleplerimiz anlamındadır. Ancak ortada bir gerçek de vardır ki, dünyadan ne kadar kaçmaya çalışırsak çalışalım, zaten onun içinde yaşadığımızı, bir takım ihtiyaçlarımızın olduğunu her an hissederiz. Ayrıca ailemiz de dahil olmak üzere çevremizdeki insanların dünya yaşantıları da bizlere dünyalı olduğumuzu sürekli hatırlatır.
Peygamberler başta olmak üzere nice Allah dostları dünyaya sahip değil miydiler? Maddi anlamda zengin diyebileceğimiz bir seviyede yaşamış olanlarla birlikte, pek çoğunun sadece ihtiyaçlarını giderecek kadar dünyadan nasiplendikleri de bilinmektedir. Bununla beraber Allah bu muhterem zatlara, farklı seviyelerde bile olsa, eşyanın tasarrufunu vermemiş midir? 
Abdülehad Nuri Efendi’nin şu kıtası ne kadar anlamlıdır:
“Fakr ile fahra (övünmeye) vâris olduk
Zenginliğin son derecesine mâlikiz biz.
Fâniyi bekâya verdik elhak
Bâkî’de bekâya mâlikiz biz.”

Razı Olanların Tavrı
Kur’ân’da ‘halife’ olarak nitelenen insan (Bakara, 30), yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirmeye çalışır ve yaratılmış bütün varlıklar ve eşya üzerinde tasarrufta bulunabilir. “Müminin fakrı nedir? Doğuyu batıyı, kuzeyi güneyi hükmü altına almaktır. Kul o fakr sayesinde Hakk’ın sıfatlarına bürünür.” (İkbâl) Bu makama yükselebilen ve ‘âdem’ olup yok olmaktan kurtulan insan kendi sınırlarının ötesine 
geçmez mi?
Şairin, “Arif, konuşmanın kapısını kapattı, kendiliğinden mest olup dünyadan vaz geçti.” şeklinde ifade ettiği gibi, fakr sahibi insan, gönlünü Hakk’a bağlamış ve hem rızkı hem de hayatta olup bitenler hakkında Allah karşısında her şeye razı olmuş bir kuldur.
Bir defasında Mevlâna Hazretleri Sadreddin Konevî Hazretleri’nin dergâhına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı. Bu sırada Sadreddin Konevî’nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı Maruf Kâşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defalarca yaya olarak hacca gitmişti. Pek çok velinin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince Mevlâna Hazretleri’ne, “Fakr nedir?” diye bir soru sordu. Fakat o hiç cevap vermedi. Bunun üzerine tekrar, “Fakr nedir?” diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar tekrar sorunca Mevlâna Hazretleri kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddin Konevî rahatsız olup; “Ey pîr-i ham! Neden vakitsiz soru sorarsın? Sordun, cevap verdiler. Tekrar neden sordun?” deyince derviş, “Ne cevap verdiler?” dedi. Konevî Hazreteri ise, “Fakrın tarifini yaptı. O; ‘Allah Tealâ’yı tanıyınca dil tutulur.’ hadis-i şerifi gereğince cevap verdi. Şimdi layık olan şudur ki, derviş şeyhi huzurunda tam bir teslimiyetle bulunmalıdır…” uyarısında bulundu.

Kime Muhtacız?
Bekâ b. Batû Hazretleri buyurur ki: “Fakrın, yani kalpten mülk sevgilerinin ayrılmış olduğunun alameti, hiçbir halde kulda bir değişiklik olmamasıdır. Yani bir kalpte dünya muhabbetinin bulunup bulunmadığının alameti, bir şeyin olması ile olmaması arasında fark bulunmamasıdır. Bu şeylerin varlığı veya yokluğu onda değişiklik yapmamalıdır. Mülklerin varlığı onu şımartmamalı, yokluğu ise onu harekete geçirmemelidir. 
Durum böyle olunca hiçbir tehlikeli hal ona tesir etmez. Hatta bu kişinin hali öyle olur ki, bir mülke sahip ise onun tutumu, mülkü yok gibi olur. Şayet bir mülke sahip değil ise tutumu sanki dünyaya sahipmiş gibi olur. Görenler böyle hissederler. 
Böyle bir kimse, dünya ve ahirette kendisi için bir makam görmez. Haline bakar ve kendini bir şey görmeyen, bir talepte bulunmayan kimseye benzetir. Kulun Allah Tealâ’ya kavuşmak yolunda bulunması, yukarıda bildirilen bu sıfatların hakikatine vardıktan sonra başlar. İşte bu hallerin sahipleri, yüksek derece ve makam sahibidirler.”
Allah’ın lütfettiği rızık olarak elimizdeki malımızın çokluğuna rağmen acziyetimizi hiç unutmamaktır yiğitlik. Yüce Peygamberimiz s.a.v.’in kendisine teklif edilenler karşısında, “Bir elime güneşi, diğer elime ay’ı verseniz de yine davamdan dönmem.” buyurması gibi, insan avucunda dünyayı bile bulsa, Allah yolunda ilerlemekten bir an bile geri durmamalıdır. Dünyada mala sahip olduğu zaman insan muhtaç olduğu geçmişini unutursa, mağrur bir eda ile diğer insanları küçümsemeye başlarsa, malının sürekli kendisine ait olduğunu vurgulayarak vereni yok sayar da, “Allah fakirdir, biz zenginleriz.” (Âl-i İmran, 181) derse, işte o insan fakrdan söz edebilir mi?

Önceliklerimiz
Allah dilerse, kendisine dost olanlara nimetlerinin pek çoğunu nasip etmez mi? Çünkü onlar darlık zamanlarında nice imtihanlardan geçmişler ve her zaman O’ndan yardım istemişlerdir. Yine Allah dostları, dünyevî ihtiyaçlarına veya sahip oldukları servetlerine rağmen insanın halifelik makamına ulaşabilmesi için asıl muhtaç olduğu şeylerin Allah katındaki manevi yücelikler olduğunu iyi bilirler. 
Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, bu yüceliklere erebilmenin temel iki yolunu mısralarında özetler: Servete güvenmekten dolayı insanda oluşabilecek gururdan arınabilmek ve fakr yolunun mihmandarı olan Rasul-i Kibriya’nın izinden gitmek:
“Fakr ile fakreyle çün ‘Elfakrı fahrî’ der Rasul
Mala mülke mağrur olma deme heyhat ta ebed.”

(Eşrefoğlu Rûmî Divanı, s. 16)
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in “Fakr ile övünürüm.” (Râmuzü’l-Ehadis) şeklinde buyurmasına rağmen, fakrdan uzak yaşamamızın temel sebeplerinden biri, rızık konusunda kesin bir sebep-sonuç ilişkisine dayanmamızdır. Ne kadar çalışırsak o kadar kazanacağımızı düşünürüz. Bu düşünce maddi rızık anlamında söz konusu olduğu gibi zaman zaman manevi rızık anlamında da dile getirilmektedir. 
Evet, insana verilen manevi güzellikler de birer rızıktır; ancak bu lütuflarda da hem şükretmesini bilmeli, hem de kendimizi manevi anlamdaki hırstan da korumalıyız.
Kur’an’da belirtildiği üzere, rızkımızı temin etmek üzere çalışmamızın gereğine rağmen rızkımızın miktarı Allah katındadır: “Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.” (Nahl, 71). Bu dünyada dünyevî menfaatler anlamında niçin farklılıklar yaşıyoruz? Cevabı yine ayetlerde bulabiliriz: “O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır.” (En’âm, 165) 
Hepimiz bu dünya hayatında sürekli bir imtihan halinde değil 
miyiz? Bazılarımız rızkı genişlediğinde imtihanı kaybedebilir, bazılarımız da rızkı daraldığında… Olgun insan her iki halde de Allah’a şükredebilen ve manevi halini koruyabilendir: “Şüphesiz Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır; her şeyi hakkıyla görendir.” (İsra, 30) 
İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin buyurdukları gibi; “Hak Tealâ çok merhametli ve ihsanı bol olduğundan, kullarının rızkına kefil olmuştur. Yani kendi üzerine almıştır. Bizi ve sizi bu düşünceden kurtarmıştır. Evde bulunanların sayısı çok ise rızkı çok gönderir. Biz kullar, bütün düşüncemizi, bütün gücümüzü Hak Tealâ’nın razı olduğu şeyleri yapmak için kullanacağız. Evdekilerin yükünü O’nun ihsanına bırakacağız.” (Mektubât-ı Rabbânî, 224. Mektup)

Fakr ile Fakirlik Aynı Değil 
İbadetlerini yerine getirmeye çalışan, ancak tahkikî düzeyde kâmil bir imana ulaşmada yetersiz kalabilen insanların fakr konusundaki olumsuz yaklaşımlarından biri de, fakrı maddi anlamdaki fakirlikle karıştırmalarıdır. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, kaderin bir cilvesi olarak fakirlik de insan içindir. Hatta insan yoksul iken kişiliğini ve benliğini muhafaza edebilirse fakirlik bir değer de ifade edebilir. Fakir insan, zengine göre acziyetini daha derinden hissedebilir.
Fakr sahibi insanın en büyük özelliği, ihtiyaçları konusunda tam anlamıyla Allah’a tevekkül ettiğinden dolayı başkalarından bir şey istememesidir. Nasıl güneş aydan ışık almazsa, bu insanlar da, Allah’ın vesile kıldığı kişiler müstesna olmak üzere, Allah varken başkasından bir şey istemezler. Allah Tealâ, Bayezid-i Bistamî Hazretleri’ne “Ne istersin?” diye kalbine ilham ettiğinde o yüce insan, “İstememeyi isterim.” şeklinde kutlu bir cevap vermişti.
Abdullah Dehlevî Hazretleri, zamanın padişahının dergâhın ihtiyaçlarını karşılayacak yardım tekliflerini kabul etmemiştir. Ayrıca Vali Emir Han da dergâhın ihtiyaçları için yardım teklif ettiğinde talebelerinden Rauf Ahmed’e demiştir ki: “Hediye gönderen Emir Han’a şu beyti cevap olarak yazınız: ‘Biz fakr ü kanaati şeref biliriz / Emir Han’a söyleyin, mukadderdir rızkımız.’ Ve biz, Allah Tealâ’nın, ‘Semada ise rızkınız ve vaad olunduğunuz Cennet vardır.’ (Zariyat, 22) ayet-i kerimesine güveniriz.”
Fakirlik ile fakr arasında her zaman doğru orantı yoktur. Bir başka ifadeyle her fakir fakr sahibi olmayabilir. Nice fakir insanlar vardır ki, kalpleri sahip olmasını istedikleri servet hayalleri ve sevgisiyle dopdoludur; nice zengin insanlar da vardır ki, mallarının çokluğuna, hizmetçilerinin bolluğuna rağmen Allah’a karşı acziyetlerini ve manevi haller açısından fakirliğini hiç 
unutmazlar.
Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, insanın miskinlikten, tembellikten vazgeçmesi, imkanları ölçüsünde çalışmasıdır. İnsanı veya topluluk olarak milleti zillete düşüren fakirlik, dinimize göre fakr değildir. Fakr sahibi kişinin kendisine has bir asaleti vardır:
“Avcıyı av yapan bir fakirlik vardır.
İnsana fetih sırları öğreten fakirlik de vardır!
Milletleri miskinliğe ve zillete düşüren fakirlik olduğu gibi,
Bir fakirlik de var ki değdiği eşyayı altın yapma sanatı ondandır.” (İkbâl)
Fakr kavramı belki bazı müslüman kardeşlerimiz tarafından sadece mutasavvıflara ait bir kavrammış gibi algılanabilmektedir. Veya “Biz ancak dinin ana hükümlerini yerine getirebiliyoruz; fazlasını yapamıyoruz.” şeklinde düşünülebilir. Ancak unutulmamalıdır ki fakr yolu, dinin temel yapısıdır; özü ve içidir. Bir şeyin özü ve içi ise o şeyden başka bir şey değildir. (Sultan Veled, Maârif, 3. Fasıl) 
Bu anlamda fakr, Kelime-i Tevhide iyice sarılmak, imanın derinliğine nüfuz edebilmek ve böylece Hak’tan gelen her şeye istekle razı olabilmektir.
İnsanın kemale ermesi için çok önemli bir etken olan fakr, Cenab-ı Hakk’a inanan her insan tarafından, hangi seviyede olurlarsa olsunlar, ciddiye alınmalıdır. Her türlü ihtiyaçları karşısında Allah’a iltica eden müminleri, ahireti dünyadan daha çok önemseyen ve “Yarabbi! Dünyayı gözümüzde küçült; ahireti de kalplerimizde büyüt.” diye dua eden insanları küçümseyen veya ayıplayan insanlar bilmelidirler ki, bu durum kendilerinin gurur ve benliklerine olan düşkünlüklerinden ortaya çıkmaktadır. Gurur ise şeytanın en çok sevdiği günahtır. Oysa küçümsedikleri fakr sahibi insan, “bu keyfiyet ve kemiyet cihanına sığmayan” bir büyüklüktedir.
Yazımıza Ahmed Yesevî k.s. Hazretleri’nin fakr sahibi insanın özelliklerini anlatan mısralarıyla son verelim:
Gönül vermeyip dünyaya, el uzatmamışlar harama,
Hak seven âşıklar ahaliden geçmişler.
Dünya benim diyenler, cihan malını alanlar,
Kerkenez kuşu gibi olup o harama batmışlar.”
(Hikmetler, 99. Hikmet) 

FAKR NEDİR?

Fakr, dünya ve dünyadakiler avucumuzda olsa bile, her zaman ve her işte yalnızca Allah Tealâ’ya muhtaç olduğumuzu bilmemiz ve elimizdeki dünyevî imkanlara rağmen bütün ihtiyaçlarımızı derin bir mahcubiyetle O’na arz edebilmemizdir. Fakr, dünyayı avucumuzda taşımamıza rağmen kalbimizi ve zihnimizi dünyadan uzak tutabilmektir. İkbâl’in ifadesiyle, “Dünyada bulunurken dünyadan kurtulabilmektir.”
Bu anlamıyla fakr ve fakirlik iki farklı kavramdır. Şu tarif iki kavram arasındaki farkı anlamamıza yardımcı olur: “Fakr, bedenimiz bile dahil olmak üzere varlıklarımızı gönül tahtımıza yaklaştırmamaktır. Çünkü gönlümüz bizlerin en özel, en mahrem yeridir.” 
Bekâ b. Batû Hazretleri fakrın kapsamı konusunda şöyle buyurmuşlardır: “Fakr hali odur ki kalpten Allah Tealâ’dan başka her şey ile olan bağ koparılmalı, dünya sevgileri oraya girmemelidir. Böyle bir sevgisi varsa silmelidir; çünkü bu sevgi insana birçok meşguliyetler çıkarır. Allah yolunda bulunmaya engel olan sebepler meydana çıkarsa ve herhangi bir kimsenin kalbi, o maddi ve geçici mülklere bağlanırsa o kimse bu yolda bulunamaz.”

Ahmet ALEMDAR

 

SEMERKAND

 

Ask Imis Derdi Ney`in?!… Ekim 17, 2008

Kategori: "Ney" — ruhultasavvuf @ 3:52 pm

Aşk imiş derdi Ney’in…

Derdi aşmış.
Derdi aşkmış.
Derdi âşık olmakmış.

Söyleyemez bildiğini
İnleyen bir kamış adı ney..

Derde düşmüş,
Derin halde.
Hâle girmiş her mahalde.
Ehil imiş her ahvâlde.

İnleyen bir kamış adı ney…

Bitmiş bir çemende,
Kimseler girmez.
Huu diyecek diyemiyor,
Üfleyen olmaz.
Ağlamış;
Göz yaşıyla dolmuş hep içi

Kör kuyunun başında yalnız
inleyen bir kamış adı ney…

 

Tasavvuf`un Asli,Hakikat ve Marifetullah Incileri Ekim 17, 2008

Kategori: Eserler — ruhultasavvuf @ 3:48 pm

Tasavvuf İslâmî ilimlerin özü ve kaynağıdır. Esrar odasının ilâhî sırlarına mazhar olabilmek ve hakikatı anlamak için kurulmuş ilâhî bir ilim-irfan mektebidir. Bu tahsil sayesinde bütün ilimlerin özüne inilir.
Bu eser tahkik ve tetkik edildiğinde görülecektir ki, şimdiye kadar duyulmayan ve hiçbir kitapta da geçmeyen en ince sırlar, bâtınların da bâtını hakikatler gönülden kaleme dökülmüştür.
Hakikatı arayan müslümanların istifadesine böyle bir eseri takdime vesile kılan Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd-ü senalar olsun.

TASAVVUF’UN ASLI
HAKİKAT VE MARİFETULLAH İNCİLERİ/
Omer Ongut/

 

 

 

http://www.hakikat.com/anatsv.html

 

Makamlarin Tedavide Kullanimi Ekim 17, 2008

Kategori: "Ney" — ruhultasavvuf @ 3:39 pm

müzik ve NEY by Furk@N.

NİHAVEND MAKAMI

Öğleden sonra etkisi fazladır. Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerine etkilidir. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır. Kuvvet ve barış duygusu verir. Akıl hastalıklarına etkili olduğu konusunda önemli bilgiler vardır. En eski makamlardandır. Ebu-selik kelimesinden geldiği söylenmektedir (Güzel yazma ve söyleme yeteneği).

RAST MAKAMI

Gece yarısı ve seher zamanları etkilidir. Soğuk organlar olan kemik, beyin ve yağlara etkilidir. Fazla uyumayı engeller. Düşük nabzın yükselmesine yardımcı olur. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan dengesizlikleri düzeltir. Akıl hastalıklarına iyidir.Tedavi değeri yüksek olan dört esas makamdan birisidir. Sefa, neşe, iç huzuru ve rahatlık verir. Felç illetine devadır. Başa ve göze etkilidir. Kaslara tesiri vardır. Spazmı çözücü özelliği nedeniyle spastik ve otistik hastaların tedavisinde yararlıdır.

REHAVİ MAKAMI

Seher zamanı ve ikindiyle yatsı arası etkilidir. Doğuma yardımcı olur. Göğüs, mide ve yan böğür (basen) için faydalıdır. Sonsuzluk ve yer çekiminden kurtulma duygusu verir. İbn-i Sina ve Evliya Çelebi’de bahsi çok geçer. Sonraları Rast makamı, Rehavi makamının yerini almıştır. Diğer adı Ruhavi’dir.

HÜSEYNİ MAKAMI

Sabah ve gün ağarırken etkilidir. Güzellik, iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer, kalp ve ruhların iltihabını söndürür ve yok eder. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Sol omuza etkilidir. Sıtma hastalığına iyidir. Barış duygusu verir. İç organlara etkilidir. Tabiat ile birleştirir. İçindeki, gizli pentatonik yapı sebebiyle, kendine güven ve kararlılık duygusu verir; bundan dolayı otistik ve spastik hastalara faydalıdır. En eski makamlardan biridir. En az altı asırlıktır.Kalp, karaciğer ve mide için faydalıdır.

HİCAZ MAKAMI

Yatsıdan sabaha kadar olan zamanda etkisi fazladır. Kuru- soğuk nedenli hastalıklar için faydalıdır. Kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi vardır. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazladır. Alçakgönüllülük duygusu verir. Düşük nabız atımını yükseltir ve göğüs bölgesi diğer önemli etki alanıdır. Adını Arabistan’daki Hicaz bölgesinden almıştır.

UŞŞAK MAKAMI

Fecirden kuşluk vaktine kadar ve günbatımında etkisi fazladır. Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalıdır. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık duyguları verir. Çocukların bütün organlarını etkileyen kuru ve sıcak yellerde ve büyük erkeklerde görülen ayak ağrılarına faydalıdır. Derin aşk ve mistik duyguların ifade vasıtasıdır. En eski makamlardandır. Uyku ve istirahat için faydalıdır, gevşeme hissi verir.

ISFAHAN MAKAMI

İkindi ile yatsı arası etkilidir.Soğuk tabiatlı olduğu gibi, ateşli hastalıklardan vücudu koruyucu özelliği vardır. Ense, boyun, omuzlar ve sol dirsek için etkilidir. Güven hissi, uyum sağlama, hareket yeteneği, zihin açıklığı, gönül yenileme, düzgünlük verme, zekayı açma ve hatıraları tazeleme özelliği vardır. En az yedi asırlık bir makamdır.

NEVA MAKAMI

Gece ve kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkisi fazladır. Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir. Kötü fikirleri kovduğu, cesaret ve yiğitlik verdiği, gönül sevinci oluşturduğu ileri sürülür. Kuvvet ve kahramanlık duyguları meydana getirir. Akıl hastalıklarının tedavisinde faydalıdır. En eski makamlardandır. Buluğ çağındaki kız çocuklarının kadın hastalıklarına tedavi etkisi vardır. “Ses, seda, makam ve ahenk” demektir.

IRAK MAKAMI

Kuşluk ve ikindi vakti etkilidir. Menenjit, beyin ve akıl hastalıklarına faydalıdır. Omuz, kol, sol kol ve ellere etkilidir. Başın üst tarafına etkisi belirtilmektedir. Lezzet verir, düşünme ve kavrama konusunda etkilidir. Korku gidericidir. Saldırganlığı önleyici ve nevrotik hastaları tedavi edici etkisi vardır. Tarih olarak en az 7 asırlıktır. Spiritüel tesiri görülür. Irak-ı Acem’den gelmektedir.

BÜZÜRK MAKAMI

Fecirden kuşluk vaktine kadar etkili olmaktadır. Zihni temizler, vesvese ve korkuyu def eder. Fikre yön verir. Kulunç ve beyin hasarı ile ortaya çıkan şiddetli hastalıklara yararlıdır. Güç kazandırır. Boyun, boğaz, göğüs, ciğer ve kalp ve yan böğür (basen) için etkilidir. Yedi-sekiz asırlık bir makamdır.

ZİREFKEND MAKAMI

Uyku vakti etkilidir. Sırt, mafsal ağrılarına faydalıdır. Beyinle ilgili ağız çarpılmasına, kalp, ciğer, göğüs, kalça ve sağ omuza etkilidir. Neşeyi arttırır, derin duygu hissi verir. Farsça ” döşek ( yatak)” demektir. XIII. asırdan önceye aittir.

ZENGÜLE MAKAMI

Günbatımından sonra etkilidir. Kalça eklemleri ve bacak içleri ile ilgisi bulunur. Kalp hastalıklarına, menenjit ve beyin hastalıklarına etkilidir. Beyin hastalıkları ve ruh hastalıklarının tedavisi için mide ve karaciğer ateşini yok eder. XIII. asırdan önce Hicaz makamından ayrılarak oluşmuştur. Hayal ve sırlar telkin eder, uyku verir masal duygusu verir.

www.neyuretim.com

 

Tasavvuf`un Luzumu? Ekim 17, 2008

Kategori: Tasavvuf Nedir? — ruhultasavvuf @ 3:29 pm

Tasavvufun Lüzumu:

Tasavvuf, İslâmî ilimlerin özü ve kaynağıdır. Esrar odasının ilâhî sırlarına mazhar olabilmek ve hakikatı anlamak için kurulmuş ilâhi bir ilim-irfan mektebidir. Bu tahsil sayesinde bütün ilimlerin özüne inilir.

Tasavvufun asıl gayesi süzülmektir. Tereyağının süzüldüğü gibi süzülmek, haddelerden geçmektir.

“Koca bir adam olarak girdim, zerre hakîr olduğumu bildim.”

Tasavvuftan gaye budur. Bu hale gelebilmek için, “Fenâ”ya varmak için tasavvuf elzemdir.

Tarikat-ı aliye münevver bir yoldur. Nefsi tezkiye, ruhu tâlim ve terbiye için lüzumlu olan bir yoldur. Kişinin varlığını dağıtması ve Var’ı bulması için yegâne âmildir.

Hiç şüphesiz ki bu da, Fenâfillâh’a ermiş bir Mürşid-i kâmil’in taht-ı terbiyesine girmekle gerçekleşir. Ezelî nasibini aldıkça nefis tezkiye olur, ruh tekâmül eder. Nefis derecelerini aştıkça, perdeleri bir bir kaldırdıkça Hakk’a yaklaşmış olur.

Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde: “İçinizde… Görmüyor musunuz?” buyuruyor ve inananlara duyuruyor. (Zâriyat: 21)

O’nu görünceye kadar bir bir perdeleri kaldırmak gerekiyor, ki O’na vâsıl olmuş olsun.

Her yolun çalışması dıştan olur, fakat hiç şüphesiz ki bu yolun çalışması içten olur.

Tarikat kelime mânâsı itibarı ile “Yol” demektir. Tasavvuf dilinde ise; “Allah-u Teâlâ’yı bilmek, bulmak ve O’na yaklaşmak için takip edilecek ibadet yolu” mânâsına gelir.

“Allah’a ulaşan yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.”

Lüzumu ise Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle ispat edilmiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)

Fahrüddin-i Râzi -rahmetullahi aleyh- Hazretleri ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime’ye:

”Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vâcip ettim. Evvelâ şeriat, sonra da tarikat.” mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac”ın kelime mânâsı “Münevver bir yol” demektir.

“Minhac” kelimesinden kastedilen münevver yol “Şeriatın güzelliklerinin bütünü” olduğuna göre, şeriat yolun başı, tarikat da devamıdır.

Bilindiği gibi ümmet-i Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in havassı derecesinde bulunan kâmil zevât-ı kiram’ın en son arzu ve isteği, Allah-u Teâlâ ile sevgi zinciri kurabilmektir.

Bu ise;“Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran: 31)

Âyet-i kerime’sine göre, ancak Sünnet-i seniye’ye harfiyyen uymakla gerçekleşeceğinden, her hâl-ü kârda bir tarikata başvurmak zaruridir.

Ve buna benzer birçok Âyet-i kerime’ler vardır.

Tasavvuf`un Asli,Hakikat ve Marifetullah Incileri/Omer Ongut

 

Tarikat Nedir? Ekim 17, 2008

Kategori: Tasavvuf Nedir? — ruhultasavvuf @ 3:27 pm

Tarikat nedir?

Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. (1)
Tarîkatlar, şeriatın birer delili, ab-ı hayat dağıtan bir kevser kaynağıdırlar. (2) Asırlardır nice ehl-i iman, bu menba’dan içmiş, bu muazzam hazineden istifade etmiştir.

Tarîkat, Resulullah’ın miracının gölgesinde kalb ayağıyla ruhanî bir seyr ü sülûktur. (3)

Tarîkat, hakîkate giden bir yol olmakla beraber, tek yol değildir. Bütün hak tarikatlar, esaslarını Kur’ândan almışlardır.
Tarîkatı kabul etmek istemeyen bazı kimselerin, “Hz. Peygamber devrinde tarikat mı vardı?” şeklindeki soruları, bir cerbezeden ibarettir.

Zira, tarîkatın bütün esasları, zaten Resulullah’ın tatbikatına dayanmaktadır. Yani, uygulama vardır, fakat adı tarikat değildir. Tarikatın belli bir sistem içinde ortaya çıkması , hicri 3. asra dayanır. Cüneyd-i Bağdadî, Bayezid-i Bistami gibi zatlar, tarîkatın ilk önderlerindendir. Daha sonraki dönemlerde gelen Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir-i Geylanî, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, İmam-ı Rabbani gibi zatlar ise, tarîkatın en meşhur kahramanlarıdırlar.

Kaynaklar:
1. Nursi, Sözler, s 464
2. Bkz. Nursi, Mektubat, s. 444-445
3. Bkz. Nursî, Mektubat, s. 443

 

 

Tasavvuf Nedir? Ekim 17, 2008

Kategori: Tasavvuf Nedir? — ruhultasavvuf @ 3:22 pm

Tasavvuf nedir?

——————————————————————————–

İslâmiyet, ana hatlarıyla iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele alır. Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde yaşamaktır. Ruhî ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır. (1)

İnsanın aklı, kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır. Nuranî bir cevherdir. Akl-ı selîm mertebesine ulaştığında, Rabbanî bir mürşittir. Hakikat güneşine açılan bir penceredir.

Kalb dahi, insanın manevî hayatının merkezidir. Binler âlemin manevî bir haritasıdır. Kâinatın hadsiz hakikatlerinin mazharı, medarı, çekirdeğidir. (2) Cenab-ı Hakka parlak bir aynadır. Gayb âlemlerine karşı bir penceredir. Rabbanî bir latifedir.

İşte, aklın işletilmesiyle pek çok ilimler ve fenler otaya çıktığı gibi, kalbin işletilmesiyle de, tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.

İslâm tasavvufunun menşeini inceleyen bazı zâtlar, İslâm öncesi tasavvufî akımlarda da benzeri esasları gördüklerinden, onu ya Hint’te, ya İran’da, veya daha başka yerlerde aramışlardır. Halbuki, İslâm tasavvufunu doğrudan doğruya Kur’ânda ve Resulullah’ın (asm.) hayatında aramak lâzım gelir. (3)

Çünkü tasavvufta yer alan “zikir, fikir, nefis terbiyesi” gibi esaslar, Kur’ânda çokça bahsedilen konulardır. “Yaşayan Kur’ân” durumunda olan Resulullah ise, tasavvufî hayatın en zirve tatbikini göstermiştir.”
Kaynaklar:
1. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994, s. 85
2. Said Nursî, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 443
3. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat. s. 60

 

HÂL DİLİ Ekim 9, 2008

Kategori: Tasavvuf Nedir? — ruhultasavvuf @ 8:27 pm

Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri anlatır:

Seyyid Emir Külâl k.s. Hazretleri’ni görme arzusu gönlümü sarmıştı. Onu bir kez daha görebilmek için Nesef şehrine doğru yola koyuldum. Cîrân Ribatı’na ulaştığımda, elinde uzun bir sopası ve başında da keçeden yapılmış bir külahı bulunan bir atlıyla karşılaştım. Bu kişi bana yaklaştı, elindeki sopasıyla bana hafifçe dokunup:
– Halil’i gördün mü, diye sordu.

Kendisine cevap vermek istemedim. Ama o kişi tekrar yolumu keserek çevremde dolanıp durdu. Kendisine:

– Senin kim olduğunu biliyorum! Fakat sana ayıracak ne vaktim ne de sevgim var. Benim bir kalbim var, onu da mürşidime verdim. Başkasına verecek ikinci bir kalbim yok, dedim.

O zat benimle sohbet etmek istiyordu. Ama oralı olmadım ve yanından ayrıldım.

Seyyid Emir Külal Hazretleri’nin huzuruna vardığımda:

– Yolda karşılaştığın zat Hızır a.s.’dı. Niçin ona iltifat etmedin, diye sordu. Ben:

– Evet onun Hızır a.s. olduğunu biliyordum ama sizi görmek arzusuyla yola düşmüşken,

sizden başkasıyla meşgul olamazdım, dedim.

Seyyid Emir Külal Hazretleri yaptığımın doğruluğunu tasdik edip, verdiğim cevaptan memnuniyetini belirtti. (Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend, Arifler Yolunun Edepleri)

Kim Neye Çalışırsa

Muhammed Raşid k.s. Hazretleri diyor ki:

“Kim Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri’nin amelini yaparsa Şah-ı Nakşibend gibi olur. Kim de şeytanın amelini yaparsa şeytan gibi olur.” (Hayat Dengemiz, S. Muhammed Saki Erol)

Neden Sofi Olunur?

İmam Rabbânî k.s. Hazretleri şöyle diyor:

“Bir mürşit terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhi emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.” (Mektubât)

En Büyük Düşman

Şeyh Sa‘di Şirazî k.s. anlatıyor:

Büyüklerden birinden, “Senin en inatçı düşmanın, iki yanın arasında bulunan nefsindir.” anlamındaki hadisi açıklamasını istedim. Şöyle cevap verdi:

“Bunun manası şudur: Herhangi bir düşmanın hediye ile, ikram ve iltifatla dostluğunu kazanmak mümkündür. Fakat nefs öyle bir düşmandır ki okşadıkça kabarır, şımarır, hürmet gördükçe serkeşliği artar, daha fazla azgınlığa düşer.” (Gülistan)

Keramete İtibar

Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri buyuruyor:

“Olağanüstü olaylar ve kerametlere itibar edilmez. İtibar edilmesi gereken, akaid eserlerinde de değinildiği gibi, Rasulullah s.a.v.’in sünnetine uygun hareket etmektir. Her velinin kerameti, aslında Rasulullah s.a.v.’in mucizelerinden biridir.”

(Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend)

Tevbenin Kabulü

Alimlerden birine sorarlar:

– Bir kişi tevbe ettiğinde, bu tevbenin kabul edilip edilmediğini bilebilir mi?

Alim şöyle cevap verdi:

– Bu konuda kesin bir hüküm verilemez. Fakat kabul edildiğinin bazı alametleri vardır. Bunlar:

• Kişinin günah işleme arzusundan uzaklaşması,

• Kalbindeki umursamaz rahatlığın gitmesi ve Allah Tealâ’nın her şeye şahit olduğunu bilmesi,

• Salih ve hayırlı kişilerle birlikte olup; fâsık, günahkâr kimselerden uzak durması,

• Dünya malının azını çok, ahiret amelinin çoğunu az görmesi,

• Kalbinin sürekli Allah’ın farz kıldığı amellerle meşgul olması,

• Dilini lüzumsuz konuşmalardan koruması,

• Devamlı tefekkür hali üzere bulunması,

• Geçmişte işlediği günahlardan dolayı pişmanlık duymasıdır.

(İmam Gazâlî, Mükâşefetü’l-Kulûb)

Allah’ı Hatırlamak

Sehl b. Abdullah Tüsterî rh.a. Hazretleri anlatıyor:

Ben daha üç yaşında idim. Dayım Muhammed’in kıldığı gece namazını seyrederdim.

Bir gün bana:

– Seni yaratan Allah’ı anar, O’nu hatırlar mısın, diye sordu. Ben de:

– Nasıl anabilirim, hatırlayabilirim, dedim. Bunun üzerine bana:

– Yatağa her girişinde dilini oynatmadan kalbinden üç kere: “Allah benimledir, Allah beni görüyor.

Allah her yaptığımı biliyor.” de, dedi.

Ben de birkaç gece böyle yaptım ve kendisine söyledim. Bu defa yirmi bir kere söylememi tavsiye etti. Ben de yirmi bir kere söyledim ve bu sözlerin tadını kalbimde duydum. Bir yıl sonra dayımı gördüm. Bana:

– Oğlum, sana öğrettiklerime ölünceye kadar devam et. Çünkü bunlar dünya ve ahirette sana yarar, dedi.

Ben de yıllarca böyle yapmaya devam ettim ve bu sözlerin tadına vardım.

Yine bir gün dayım bana:

– Sehl! Kim Allah’ın kendisiyle olduğuna, kendisini gördüğüne ve O’nun her yaptığını bildiğine inanıyorsa, bu kimse artık kötülük yapar, Yaratan’a isyan eder mi? Göreyim seni sakın günaha yaklaşıp Rabbine asi olma, dedi. (İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din)

Hakiki Rehber

Ali b. Vefa rh.a. Şöyle der:

“Eğer hakiki bir mürşit bulursan, insanlığının hakikatini bulmuş olursun. İnsanlığının hakikatini bulunca Allah’ı bulursun. Allah’ı bulunca da her şeyi bulmuş olursun. Bütün mesele böyle bir mürşidi bulmaktır. Bunu anla, ganimet bil, istifade et!”

(İmam Şa’ranî, el-Envâru’l-Kudsiyye, 1/190)

SEMERKAND

 

Tasavvufun Menşei: Ekim 9, 2008

Kategori: Tasavvuf Nedir? — ruhultasavvuf @ 8:21 pm
Tags: , , ,

Tasavvufun başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm’ın ve Ashâb-ı kiram -radiyAllahu anhüm- Hazerâtının yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru ile zâhir olmuştur.

Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir.

Asr-ı saâdet’te tasavvuf adı ve mutasavvıf adı ile anılan zümre yoktu. Sufiliğin hakikatı vardı, fakat adı yoktu; yaşanırdı, dâvâsı yoktu.

Saâdet asrında en yüksek mevkiyi, Resulullah -sallAllahu aleyhi ve sellem- Efendimizle sohbet şerefine eren Ashâb-ı kiram -radiyAllahu anhüm- Hazerâtı almışlardı. Hepsi değerliydi, amma içlerinde değerlisinin de değerlisi vardı. Her biri ayrı ayrı kabiliyetlere sahip idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu.

Müslümanlar onlar için “Sahabi” olmaktan daha üstün bir tâzim ünvanı tasavvur etmiyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra Ashâb-ı kiram’a yetişenlere ve ilmi onlardan alanlara “Tâbiîn” denilmiştir. Ondan sonra da “Tâbiîn”e erişen “Tebe-i tâbiîn” gelmektedir. Bu üç nesil, en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir.

İslâmî ilimler ilk devirlerde bir bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bugünkü şekliyle bir Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikadî ve fıkhî mezhepler de yoktu. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.

Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye’nin ne olduğunu bilmiyordu, amma yaşıyordu. Nasıl yaşıyordu? O Nur’un sohbetinde kendilerine icabeden herşey veriliyordu. Herkes nasibi kadar alıyordu. Kimisi çok alıyordu, derya oluyordu; kimisi az alıyordu, havuz oluyordu.

O Nur’un sohbetinde bulunmakla, Allah-u Teâlâ onları lütfu ile dolduruyordu. Şu kadar var ki, Ashâb-ı kiram’ın hepsinin dereceleri aynı değildir. Bu dereceler, onların kendi şahsiyetlerine âit faziletlere, İslâm’a yaptıkları hizmete göre farklılık arzetmektedir.

Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye ile meşgul olmamıştır, çok az olmuştur. Amma hepsi de Tarikat-ı aliye’nin içinde idiler. Hele bunların arasında bir zümre vardı ki;

Seninle beraber olanlardan bir tâife de kalkıyorlar.” (Müzemmil: 20)

Âyet-i kerime’sinde belirtildiği üzere, fazla ibadetleriyle seçilmişlerdi.

Dikkat edilirse görülür ki, Resulullah -sallAllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zikrullah için çok seyrek halka toplamıştır. Hadis-i şerif’lerde birkaç yerde geçer. Ashâb-ı kiram’ı her yönden yetiştirmeye çalışmıştı. Çünkü herşeyden habersiz bir topluluğun, her yönden eğitime ihtiyacı vardı. Bir yönden, bir noktadan değil, birçok yönlerden onları yönetiyordu.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyAllahu anh- Efendimiz, Hazret-i Ali -radiyAllahu anh- Efendimiz kendilerine göre bir ders vermişlerdi, fakat yaygın değildi.

Çünkü onlar Hazret-i Kur’an’ın nuru ile nurlanmış, feyzi ile feyizlenmişlerdi. Âyet-i kerime’ler sabah akşam nâzil oluyordu. Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru ile, şeref-i sohbeti ile hemhâl oluyorlardı. O Nur’un karşısında bulunuyorlar, o Nur’dan nur alıyorlardı, ilim alıyorlardı, edep alıyorlardı, feyz alıyorlardı. O Nur’un yanında bulunmak, ona bakmak kâfi idi. Baka baka iman ediyorlardı. Hepsi de Tarikat ehli idi, amma kapalı, meydanda birşey yok. Öylece yetişiyorlardı.

Bu müridan da aynı şekildedir. Ciddi bir ders almış, terbiye görmüş değil, hususiyetli bir şey yok. Kitaplardan nasibi kadar almış, kimisi derunî noktasına yavaş yavaş inmiş, kimisi cihada eğilmiş, kimisi yolda kalmış, amma o yolun içinde bulunuyor. Herkes nasibi kadar nasibini alıyor. Kimisi açık olarak, kimisi gizli olarak terakki ediyor. Fakat hepsi de kapalı olarak götürülüyor, gizli hallerle terbiye ediliyor. Teslimiyeti, bağlılığı, sadakati ve nasibi nisbetinde hiç farkına varmadan mahviyetle yürütülüyor, Allah-u Teâlâ’nın ilâhî lütfuna nâil oluyorlar.

O yol ile bu yol bu noktada da bitişiyor.

Her ne kadar mâneviyat yoluna ağırlık veriyorsa da birçok müridan bunun ciddiyetle farkında değil.

Ashâb-ı kiram da böyle idi. Resulullah -sallAllahu aleyhi ve sellem- Efendimizin aralarında bulunması ve sohbeti onları yetiştiriyordu. Ashâb-ı suffa da aynı şekilde yetişiyordu. Ashâb-ı kiram ile her zaman görüşemese de, Ashâb-ı suffa ile her zaman görüşüyordu. Onlar onun talebeleri idi. Onun feyzi ile gıdalanıyorlardı. Onlar onu tercih etmişlerdi.

Ashâb-ı kiram ve Tâbiîn devirlerinden sonra muhtelif ilimlerle uğraşanlara, uğraştıkları ilimlere göre isimler verilmişti. Meselâ Tefsir ilmiyle uğraşanlara “Müfessirûn”, Hadis ilmiyle uğraşanlara “Muhaddisûn”, Kelâm ilmiyle uğraşanlara “Mütekellimûn”, Fıkıh ilmiyle uğraşanlara da “Fukaha” gibi isimler verilmişti.

İşte bu arada rûhî kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan ve Allah yoluna sülûk eden zümrenin yoluna da “Tasavvuf” adı verildi.

İlk devirlerde zühdî bir hareket tarzında başlayan tasavvuf; İslâm dininin kendi bünyesinde doğmuş, gerçek canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Tasavvuf ismiyle zuhuru, hicrî ikinci asrın ortalarına rastlamaktadır. Tarikat kelimesi ise tasavvufun sistemleşmesinden sonra kullanılmaya başlamıştır.

Zühd hareketi “Mutasavvıfe” adı ile bir topluluk meydana getirince tasavvuf sistemleşmeye başladı. Fakihler nasıl ki fıkıh ilmini, kelâmcılar kelâm ilmini sonradan meydana getirdilerse; başlangıçta sadece hareket halinde beliren tasavvuf da öteki, İslâmî ilimler gibi, sonradan bir ilim haline geldi.

Bedenî ameller için hükümler konduğu gibi, kalbî ameller için de hükümler kondu. Böylece “Tasavvuf ilmi” doğmuş oldu.

Zâhirî fıkhın hükümleri Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunduğu gibi, bâtınî fıkhın hükümleri de Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunmaktadır.

İslâm dini ruh ile bedenin birleşip kemâle erdiği bir dindir. İnsanın ruh ve beden diye iki cephesi olduğu gibi, dinin de zâhir ve bâtın diye iki yönü vardır.

Namaz, oruç ve diğer amellerin zâhirî bir şekli varsa ve bunlar zâhirî fıkhın mevzusunu teşkil ediyorsa; yine bu ibadetlerin aynı şekilde huzur ve huşû gibi bâtınî bir şekli de vardır. Bu da bâtınî fıkhın yani tasavvufun mevzusunu teşkil eder.

Fıkıh konularının dört mezhep imamı tarafından toparlanıp sistemleştirildiği ve bu imamların adları ile anılmaya başlandığı gibi; zikrin cehri kısmını Abdülkadir Geylâni -kuddise sırruh- Hazretleri, hafi kısmını ise Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri sistemleştirmişlerdir. Bundan dolayı cehri zikir yapanların yoluna “Kadiri tarikatı”, hafi zikir yapanların yoluna ise “Nakşibendi tarikatı” denmiştir.

Bundan sonra çeşitli kollar zuhur etmiş ise de, hepsinin aslı birdir. Tarikat-ı Muhammediye’dir. Gaye, Allah-u Teâlâ’yı en güzel şekilde zikretmek ve O’na kulluk yapmaktır.

TASAVVUF’UN ASLI
HAKİKAT VE MARİFETULLAH İNCİLERİ
ÖMER ÖNGÜT

 

Tevessul & Vesile Eylül 27, 2008

Kategori: Tasavvuf Nedir? — ruhultasavvuf @ 2:27 am
Tags: , , , ,
    Tevessül, daha çok tasavvuf çevrelerinde uygulanmakta, ve bazılarınca tenkid edilmektedir. Şunu hatırlatalım ki; doğrunun tesbiti, yanlışın terkedilmesi için yapılan her tenkid faydalıdır. Fakat tenkid eden haddi aşınca, doğru ile yanlış biribirine karışır, cahil olanlar da doğruyu şaşırır…Tevessülü tenkid edenler, gerçek sahih ilme göre hareket etmezlerse haddi aşar, vebale girerler. Çünkü tevessüle başvuranlar arasında ilim ve takvalarıyla meşhur alimler, irşadıyla bir çok insanı Hakk’a sevk eden arifler mevcuttur. Gerçek tevhide ulaşmak için canını ve malını feda eden bu şerefli kitleyi rabıta ve tevessül yapıyorlar diye şirkle suçlamak az bir şey değildir. Tenkid edilen ve şirkle suçlanan kimse, en azından ömrü boyunca beş vakit namazını kılan bir mümindir. Böyle olunca iş ciddi, tehlike büyüktür. Çünkü, Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (A.S.) Efendimizin uyardığı gibi; bir kimseye kafir, müşrik, münafık veya fasık demek, sözde kalmaz, hüküm iki taraftan birisine ait olur. Karşı tarafta söylenen durum yoksa, söz sahibine döner.

    Verilen her hükümde adaletli olmak şarttır. Adalet, nefsimiz istemese de hakkı söylemek ve herkese hakkını vermektir. Biz tevessül ve vesile konusunda orta yolu tanıtmaya çalışacağız.

    Vesile Nedir?

    Vesile, kelime olarak, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan şey, şefaat, vuslat manalarına gelir. “Falan şunu Allah’a vesile etti” demek, kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli yaptı demektir. Ayrıca vesile, cennette yüksek bir derecenin ve Rasulullah (A.S.) Efendimiz şefaatının adıdır. Tevessül ise bir amel vasıtası ile maksada yaklaşmak ve ulaşmaya çalışmaktır. (İbn. Manzur) Bir çok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir. (İbn. Kesir, Kurtubî, Alusî)

    Kısaca tevessül şudur: Bir kimse sıkıntı içindedir. Derdini Allahu Tealâ’ya arzetmek ister, ancak nefsini kusurlu bulur. Kibirini kırar, tevazu gösterir, duasının kabulü için Allah katında kıymetli kabul ettiği bir şahsı veya ameli anar ve mesela şöyle diyebilir : “Allah’ım! Şu kâmil zatın hatırına veya şu salih amelin bereketine sıkıntımı gidermeni, isteğimi nasib etmeni istiyorum”

    Vesilenin Şartları

    Yukarıda tarif edilen caiz olan vesilede üç taraf vardır:

    Tevessülle kendisinden bir şey istenen zat. Bu Allahu Tealâ’dır. İstenen şeyin asıl yaratıcısı ve dilerse ikram edecek olanı O’dur.

    Tevessül eden kimse. Bu, Allahu Tealâ’nın yakınlığını arzulayan, bir hayra ulaşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak isteyen kuldur.

    İsteğine ulaşmak için vesile yapılan, aracı kılınan şeyler. Bunlar, kulun kendisi ile Allahu Tealâ’ya yakınlık sağladığı, duasının kabulüne vesile yaptığı salih ameller veya şerefli şahıslardır.

    Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiyacının giderilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

    Allahu Tealâ’ya vesile arayan kimsenin, vesileye inanması gerekir. Vesileye inanmayan veya ona şüphe ile bakan kimse, bir fayda görmez.

    Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allahu Tealâ’nın meşru kıldığı ve teşvik ettiği bir amel olması gerekir. İman, zikir, tevbe, gözyaşı, dua, sadaka, ihlas, namaz, Allah için sevgi, fakirleri sevindirmek gibi.

    Bu salih amelin, Allah Rasûlünün (A.S.) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

    Vesile edilen şahsın, Allah katında bir itibarı, kıymeti, nazı ve niyazı olması gerekir. Allah düşmanları, açıkça günahkâr olanlar ve gafiller ile Allah’ın rahmetine ulaşılmaz.

    Buna göre, bid’at ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmez. Salih olmayan kimselerle Allah’a yakınlık sağlanamaz. Yukarıda arzettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekanlarda caizdir, faydalıdır.

    Kur’an’da Vesile

    Allahu Tealâ, kulun dünyada ızdıraptan, ahirette azaptan kurtuluşu için şu yolu göstermiştir:

    “Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na (yaklaşmaya, sevilmeye) vesile arayın; O’nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide/35)

    Kulu Allah’a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur’an, ihlas ve salih ameller gelir. Salih amellerin başında farzlar yer alır. Allah için sevmek, Allah’ın dostlarını sevmek ve onların meclisine girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için en büyük sebeplerden birisidir. Müfessir İsmail Hakkı Bursevi (Rh.A.), gerçek alimleri ve kâmil mürşidleri insanı Allah’a yaklaştıran vesileler içinde saymıştır.

    Büyük alimlerimizden İmam Savî (Rh.A.), vesile hakkında şu açıklamayı yapıyor:

    “Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba hukukunu gözetmek, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır.

    Buna göre ayetin manası: sizi Allah’a yaklaştıran her şeye yapışınız, O’ndan uzaklaştıran her şeyi de terkediniz demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini yanlış görüp bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ve şirk ile suçlamak, apaçık bir sapıklık ve perişanlıktır. Hayır, gerçek onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (A.S.) Efendimizin: ‘Allah için sevmeyenin imanı yoktur’ buyurduğu Allah muhabbetine ve Allahu Tealâ’nın ‘O’na vesile arayın buyurduğu vesileye girmektir’ (Haşiye, II/182)

    Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır (Rh.A) da, bu ayetin tefsirinde, insanın sırf imanla yetinmeyip, Allahu Tealâ’ya yaklaştıran sebeplere ciddi olarak sarılması gerektiğini belirtmiştir. (Hak Dini, III/233-234)

    Tevessül Neden Şirk Değil?

    Kâmil velileri vesile edenler, onların Allah’ın kulu olduğunu biliyorlar. Onları Allah’a ortak ve yardımcı görmüyorlar. Onlarda Allah’a ait yetkilerin olduğunu söylemiyorlar. Sadece, onlardaki ihlas, takva ve salih amellere itibar ediyorlar. Onların bu takva ile ilahi huzurda kabul gördüklerini, naz ve niyaz makamında bulunduklarını, dualarının kabul edildiğini, Allahu Tealâ’nın onlardan razı olduğunu düşünüyorlar. Bu halleriyle onların:

    “Ben, farz ve nafilelerle bana yaklaşan kulumu sevince, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korurum, onu özel himayeme alırım.” (Buhari, İbnu Mâce) kudsi hadisindeki iltifat ve ikrama ulaştıklarına inanıyorlar. Bunun için onların isimlerini dualarına ekliyor, güzel sıfatlarını isteklerinin ilahi huzurda kabulüne destek yapıyorlar. Yoksa onlar, Allahu Tealâ’dan istenecek bir şeyi velilerden istemiyorlar.

    Salihleri vesile yapıp Allahu Tealâ’dan bir şey istemeyi tenkid edenler, bunun her namazda Fatiha suresinde okunan “Allahım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz” mealindeki ayetlere ters düştüğünü söylüyorlar. Halbuki bu ayetlerde, Allah’tan bir şey isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine red değil, açıkça bir işaret vardır. Çünkü, ayette “sadece senden isterim” denmiyor, “isteriz” deniyor. Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil “biz” ifadesini kullanıyor. Bununla kul, kendini aciz görüp tevazuya bürünür ve şöyle demek ister: “Allahım! Bizler topluca sana yöneldik; ancak sana kulluk ediyor; sadece senden yardım istiyoruz. Ben senin huzurunda tek başıma bir şey taleb etmeye ehil ve layık değilim. İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan salihlerle birlikte senden istiyorum. Benim isteğimi onların duasına kat, kabul eyle”

    Allah dostlarını, basit dünya işleri için vesile etmek güzel değildir. Onların adını ve şanını, nefsimizi değil, Rabbimizi razı etmek için kullanmalıyız. Ariflerin vasıtası ile dünyamızı değil, ahiretimizi mamur etmeliyiz. Eğer kibirimizi kırar da Allah’a giden yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dualarımızda vesile edersek inşaallah maksadımıza ulaşırız.

    Dr. Dilaver SELVİ
    SEMERKAND

    www.menzil.net